• meltemtzn

MASAL ŞEHİR : VENEDİK

En son güncellendiği tarih: 24 Mar 2019

Sekiz aylık İtalya serüvenimde hep görmeyi hayal ettiğim birkaç yeri de görme fırsatı buldum. Karşıma neler çıkacak bilmeden tek başıma yollarda olmak, hayalim olan Avrupa serüvenine çıkmak benim için azımsanacak bir şey değildi. Nitekim bunu başarabilmiş olmam çok şey ifade ediyordu. On güne 4 ülke, 5 şehir sığdırdım. Rüya gibi bu on günde ise bende en çok iz bırakan, doyamadığım tek şehir oldu: Venedik.


Venedik, tarih boyu kendi adı dışında Sular Şehri, Maskeler Şehri, Köprüler Şehri ve Kanallar Şehri gibi birçok isimle anılmış. Çünkü ne kadar farklı sıfatlar konulsa da anlatmak yetmemiş bu şehrin büyüsünü, güzelliğini. Benim içinse tek bir adı var: Masal Şehir.


Venedik, Ortaçağ ve Rönesans boyunca denizlerdeki en önemli kuvvet olduğu kadar 13.yy ve 17.yy’ın sonuna kadar sanatın ve tarihin merkezlerinden biri olmuştur. Tarihi boyunca senfonik müzik ve operanın gelişiminde rol oynamış bu şehir aynı zamanda Antonio Vivaldi’nin doğduğu şehirdir. Sanat tarihi geçmişine bakıldığında, sanatın ruhunu belki de en iyi taşıyan ve yansıtan şehirdir aynı zamanda. Avrupa’da gördüklerim arasında kıyaslama yaptığımda ise dikkatimi ilk çeken bu şehrin sizi bir hazırlık aşamasına sokmadan Ortaçağ ve Rönesansın içine çektiğidir. Floransa, Roma, Brüksel... Bu şehirleri ziyaret ettiğinizde önce şehrin modern yüzü ile tanışırsınız . Şehrin tarihi kısımlarına yönelmek için çeşitli okları takip eder, modern kısımdan tarihi kısımlara geçiş yaparsınız. Fakat Venedik şehre vardığınız an meşhur kanalları bağlayan köprülerden biri ile sizi hızlıca hikayesine bağlar. O köprüye adım attığınızda iliklerinize kadar hissedersiniz Rönesansı ve Stendhal Sendromu’nun gerçekliği ile baş başa bulursunuz kendinizi. Ben tam olarak bunları hissettim. Havaalanı otobüsüyle şehir merkezine indiğimde, yalnızca birkaç adım attığım an çok güzel bir masalın içine gireceğimi anladım ve hiç tereddütsüz girdim bu masalın içerisine.


Tetrarklar Heykeli


Venedik'te şehrin kalbine giden köprü ile birlikte ilk karşılaşacağınız yapı aynı zamanda tüm turistlerin sabahlama alanı olan Santa Lucia tren garıdır . İlerledikçe unutulmaz aşk filmlerinde ki büyülü sahnelere konu olan Büyük Kanal ve dar sokakları ile sarmalar sizi. Köprülerin üzerinde ve daracık sokaklarda meşhur Venedik maskesini satan satıcılar, maskelerle süslü vitrinler... Gecesi ayrı, gündüzü ayrı güzel bu şehrin. Ben çok fazla vaktim olmadığı için şehrin sokaklarında bir süre kendimi kaybedip, San Marco Meydanı'na doğru yönelttim kendimi. Meydana yine sayısını hatırlamadığım kadar büyüklü küçüklü köprü ve labirent sokaklar aracılığı ile ulaştım. Daracık bir sokaktan o yüzyılların meydanına adım atmak, dünyanın en paha biçilemez hissiydi. Önce emin olamıyorsunuz vardığınızdan, sonra tam karşınızda o meşhur iki sütun ve üzerlerindeki heykeller selamlıyor sizi. Birisinde Venediğin gücünün sembolü “ Kanatlı Aslan” diğeri ise Venedik'in koruyucu azizi Aziz Theodorus heykeli. Gün içerisinde ziyaret ettiğiniz saate göre değişmekle birlikte sabah sekiz sularında güneşin ilk ışıklarının bu iki heykelin üzerine yansımasını görmek,kaçırılmaması gereken bir andır. Güneşin vurduğu ışıkla parlayan iki heykel bir süre olduğunuz yere mıhlar sizi. Geçmişten gelen bir rivayet doldurur kulaklarınızı, nasıl oluyordu da yüzyıllar önce bu iki sütun arasında suçluları idam etmek gibi bir eylem yapılıyordu der ürperirsiniz. Sonra yavaş yavaş algılarınız açılır. O büyük meydandaki yapıların her bir detayını tek tek seçmeye başlarsınız.


San Marco Meydanı


San Marco Meydanı’nın geçmişi 9.yy a kadar dayanmaktadır. Alan önceleri düklerin aldıkları kararları açıkladıkları bir kilise bahçesi iken şimdiki konumunu 13. Ve 16. Yy arası almıştır. Meydan 1,75m. Uzunluğunda 82m. Genişliğinde devasa bir salonu andırmaktadır. Nitekim Fransız yazar Alfred Musset buraya “ Avrupa’nın Salonu” demiştir. Meydanda yer alan en önemli yapı ise San Marco Bazilikası'dır. Bazilika meydandaki diğer yapılar gibi detaylarla doludur. İç kısım ve dış cephe mozaiklerle donatılmıştır. Bazilikanın ön cephe kapısında bulunan beş kemerin birincisinde Aziz Marcoya ait röliklerin getirilişini anlatan mozaik yer almaktadır. Mozaikteki San Marco yapısında 1204’te Constantinopolis Hipodromundan Haçlı Seferleri sırasında getirilen dört at heykeli de görülmektedir. Bugün kilisenin girişinde üstte yer alan atlar aslının bir reprodüksiyonu olmakla birlikte orjinalleri kilise içerisinde sergilenmektedir. Yine kilisenin dış cephesinde bulunan ve İstanbul'dan getirilen Tetrarklar heykelleri, birbirine sarılmış iki Augustus ve iki Sezar'ın dayanışmalarını gösterircesine kiliseye gelenleri selamlıyor. Bir sanat tarihi mezunu olarak bu iki heykeli gördüğümde kalp çarpıntılarıma engel olamamıştım. Öğrencilik dönemimin sınav sorusu karşımda bana bakıyordu. Venediğin o eşsiz ruhu ile bir süre öylece bakıştığımızı hatırlıyorum. Ama elbette etraftaki ayrıntılar algılarınıza yön vermeye devam ediyor. O kadar çok ayrıntı var ki bu meydanda... Dış cephede göze çarpan bir diğer ayrıntı ise; çok sık kullanılmamış olmakla birlikte cepheyi sarmalayan sütunlardan bir kaçının porfir adı verilen taş ile yapılmış olmasıdır. Porfir mor renkli, döneminde kaynağı çok fazla olmayan bir taştır. Kaynak yetersizliği,imparatorluğun gücünün ve asilliğinin erguvan rengi olması sebebi ile yalnızca imparator hanedanından kimselerin kullanabildiği bir taş olmasıyla bilinir. San Marco gibi Venediğin en önemli yapısında az da olsa kullanımına yer verilme sebebi de bu asaleti ve gücü simgelemek adına olmuş olmalıdır.




Ve kentin festivallerle birlikte bir diğer önemli simgesi Venedik maskeleri. Bu şehri masal şehir olarak adlandırmamda en önemli nedendir. Bu şehrin maske kullanımı ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. Kimi 1600'lü yıllarda artan genelev ortamı sebebi ile hayat kadınlarının günlük yaşamda tanınmamak için kullandığını söyler kimi ise Ortaçağda veba salgınının vurduğu şehirde, hastaların yüzlerini kapamak için kullandığını anlatır. Ama genel olarak Venedik halkı bir yorum yapar ki akla daha yatkın gelir. Malumunuz Venedik tarihte hep festivalleri ve eğlenceye düşkünlüğü ile bilinir. Halkın anlattığına göre bu maskelerin kullanım amacı insanların en azından eğlenirken sınıf farkını ortadan kaldırmaktır. Yani festival zamanları insanların, karşısındakinin kim olduğu ile ilgilenmeksizin birlikte eğlenebilmeleri ve taktıkları maskelerin ardında aslında belki de gerçekten kendileri gibi olabildikleri tek zamandır.


Bu yazıyı yazarken kulağımda bir Vivaldi melodisi içimde maskeler ve efsaneleriyle ünlü bu masal şehrin bir gün beni yeniden San Marco Meydanında bir kahve içmeye çağıracağına dair bir his var. Siz de eğer aynı hislerle doluysanız bence bu çağrıya kulak verin. Maskesiz, kendiniz gibi hissedeceğiniz bol seyahatli günler dileğiyle.


** Bu yazı Bloomberg Businessweek Türkiye Dergisi'nde ( 20 Mart - 2 Nisan 2016 tarihli sayı ) yayınlandı.

12 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör