• meltemtzn

CONTEMPORARY İSTANBUL ARDINDAN

En son güncellendiği tarih: 1 May 2019

"Sanat yapıtları çileci ve utanmazdır. Kültür endüstrisi ise pornografik ve iffetli."

Theodor W. Adorno


"Kültür endüstrisi kasıtlı olarak tüketicileri kendisine uydurur. Bin yıllardır ayrı duran yüksek ve düşük sanat düzeylerini, her ikisinin de zararına bir araya gelmeye zorlar." demiştir Adorno, Kültür Endüstrisi adlı kitabında. Adorno "kültür endüstrisi" kavramını ilk olarak Aydınlanmanın Diyalektiği adlı yayında 1944'te kullanmıştır. Sonrasında bu kavrama tekrar dönüşler yaparak irdelemiş ve Kültür Endüstrisi kitabını yayınlamıştır.


Wang Qingsong, Temple, 180×300cm, 2011


Bu yıl 10.su düzenlenen Contemporary İstanbul Sanat Fuarı kültür endüstrisinin, topluma karşı nasıl kullanıldığının iyi bir örneğidir. Gayretli çalışmalarınız sonucu bir marka oluşturduysanız, bu markanın tanıtımı milyonlara yayılmışsa, elbette markanın popülerliği artar. Toplum da popüler kültürün izinde ilerliyorsa rağbet görmek mümkün. Contemporary İstanbul, gösteriyor ki bunu çok iyi başarmış durumda. Ticarileşen sanat ortamını dört günlük paket programda bizlere sundu.


Fuar ile ilgili değinmek istediğim onlarca sıkıntıdan ilki, eğer sanatla profesyonel anlamda ilgileniyorsanız Contemporary İstanbul'u detaylıca gezmek için ancak iki gün yeterli olacaktır. Bu iki gün için de 50tl ödemeniz gerekiyor fuara. Öğrencilere indirimli ücret olsa da fuarın bazı kesimler için maddi sebepler nedeniyle ulaşılamaz olduğu ortada. Kültür ve sanat etkinliklerinin her kesime ulaşabilmesi için bunun önemli bir detay olduğunu düşünüyorum. Daha bilet gişesinde ödemeniz gereken miktarla bu ticarete dönüşmüş sanata, koleksiyonere hizmeti buram buram yaşıyorsunuz. Fuarda her şey, herkes para kazanmanın yolunu bulmuş. Gişede yaptığınız bilet ödemesi ile içeride de bir takım rehberlerin yine belirli bir ücret karşılığında bir grup insanı fuarda gezintiye çıkardığını görüyorsunuz. Benim denk geldiğim rehberler ise gezdirdiği gruplara eserlerin önünde birkaç saniye durup, sanatçı ismi verip "bu da böyle bir şey" açıklamalarından ibaretti maalesef.


Fuardaki eser sunumları bile özensizdi ki en olmaması gereken şey buydu fuara dair. Tabii bu Contemporary İstanbul yönetiminden öte, galerilerin büyük eksiği olarak tartışılmalı. Elbette istisnalar olmasıyla birlikte birçok eserin altında yalnızca sanatçı adı açıklaması vardı fakat eserin yapım tekniğine dair bir açıklama yoktu. Bana kalırsa bunun sebebi de fuarı gezenlerin ikiye ayrılması;

1. Aldığı eserin yalnızca kime ait olduğunun önemli olması ( ki burada da devreye popüler kültür giriyor) ve o eserle ilgili hikayeyi hiç merak etmeyen koleksiyoner. Yalnızca isim alıyor bu kesim, orada sanatçının yaptığı işin çok önemi yok. Aslında buna bir de neyi niçin aldığını bilmeyen kesimi eklememiz gerekiyor. Fuarı gezerken kulak misafiri olduğum bir konuşmada yaşlıca bir teyze, fotoğraf sanatçısı Wang Qingsong'nın bir eserini çok beğenmiş olmalı ki fuar görevlisine şu namaz kılan adamların olduğu fotoğrafı istiyorum diyerek fotoğrafı tarif etmeye çalışıyordu.


2. Check-in ciler. Aslında fuar ziyaretçilerinin yarısından fazlası bunlardan oluşuyordu. Oraya sanatçıyı, sanatı görmeye değil sosyal medyadan takipçilerine ben çok entelektüelim, sergi sergi geziyorum havası vermek amaçlı gelmiş yığınlarca insan. Öyle ki bu insanlar eserlerin önünde selfie çekecek diye siz bir eseri 1 dakikadan fazla yakından inceleyemiyorsunuz. Tahammülü yok çünkü beklemeye, onun önünde selfie çekilecek şöyle bir dönüp esere bile bakmadan diğer eserlerle selfie çekilmeye gidecek.

Hal böyle olunca toplumumuzdaki oluşmamış, oturamamış sanat bilinci insanı üzüyor. Elbette her sergi, fuar gezen, her eser satın alıp sanata yatırım yapan bir sanat akademisi mezunu olacak değil. Ama en azından bir insanın sergi gezmesinin, ilgiyle doğru orantılı olduğunu düşünürsek, ilgisi varsa da açıp iki kitap okuması gerektiğini düşünüyorum. Tabi bazı eserler vardı ki okuduğunuz kitapları dahi sorgulatacak cinsten.


Bu yıl Contemporary Fuarındaki en önemli eksiklerden birisi de sanattı. Bir sanat fuarı olarak bu eksikliğin olması oldukça üzücü ama anlaşılan o ki artık sanat fuarlarımızı sanat eserlerinden çok ev dekorasyon ürünleri dolduruyor. Fuardaki bazı önemli istisnalar dışında geriye kalan işler maalesef sanat eseri denilemeyecek türden, daha çok insanların evlerinin duvar rengi ya da mobilyalarını tamamlayacak ürünlerdi. Hal böyle olunca sanatın geldiği nokta onca birikimden sonra bu olabilir mi? Yoksa sanatçılar da mı bizimle dalga geçiyor? diye düşünmüyor değil insan. Sanat eseri adı altında insanların para kazanma hırsı bir kez daha Adorno'nun kültür endüstrisine götürüyor bizi. Kimi sanatçılar yaptıkları bir işin beğenildiğini, talebin fazla olduğunu fark edip, aynı işin benzerlerini seri üretime sokmuş bıkmadan usanmadan aynı şeyleri yapmaktan, üretmekten çekinmiyor. Kimisi örgü işleriyle katılmış fuara. Hatta yine bir izleyiciyi böyle bir örgü işin karşısında durmuş, fuar sorumlusuna "acaba bunu tığ ile mi örmüş?" sorusu aklımdan çıkmıyor. Neredeyse tığını ipini alan gelip örnek çıkaracak. Fuara dair tüm bu gözlemlerim beni Nitsczhe'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabındaki Tanrı'yı sorguladığı kısma götürdü, tabii farklı bir varyasyonla. Fuar çıkışı benim cümlem şuydu: Sanat öldü, onu biz öldürdük.


*Bu yazı 20.11.2015 yılında, Dağ Medya'da yayınlanmıştır.

3 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör